“happiness only real when shared.”
  • Riget

    Bruce McLAREN, 28 June 2008, Saturday

    Bir şeyler karalamadan önce internette dizi hakkında yapılan yorumlara baktım. Çoğu insan başyapıt falan filan demiş. Eleştiri yapabilecek kadar yetkin olduğum bir konu değil ama insanların neresini bu kadar beğendiklerini anlamadım. Evet, garip bir hikayesi ve havası var. Evet, özellikle 2. sezonunda inanılmaz komik diyaloglar var. Evet, her bir karakter birbirinden manyak ama o kadar. Her bölüm ortalama 1 saat 15 dakika sürüyor ve ben nadiren bir oturuşta ara vermeden bir bölümü izleyebildim. Özellikle filozof bulaşıkçı elemanın,, yanındaki hatuna nutuk çektiği sahnelerde içim daraldı.

    Aslında 3-4 bölüm sonra bırakabilirdim ama Stig Helmer karakterinin sonunu merak ettiğim için direndim. Danimarkalılardan nefret eden bu İsveçli arkadaşımız, kimi zaman çatıya çıkıp “Danimarkalı pislikler” diye bağırıyor kimi zaman da kendi dışkısıyla dertleşiyor. Arada sırada da personel feci ayar veriyor adamcağıza.

    Maalesef bu güzel ama başyapıt olmayan dizi, Ernst-Hugo Järegård‘ın(kopyala/yapıştır) ölümü nedeniyle 2. sezonunun(aslında sezon demek ne kadar doğru bilmiyorum) ardından yarıda kalmış.

    Dilin danca olması da ayrı bir sıkıntı sebebi. Hayatımda Rusça’dan sonra duyduğum en duygusuz dil. Çoğu zaman “Danimarkalı pislikler” diye geliyor insanın :)

  • Ersin Karabulut ve “Sandık içi”

    Merve Sarıahmet, 21 June 2008, Saturday

    \"Sandık içi\"Üniversite yıllarımda çok nadir alırdım Penguen, onun köşesini de pek okumazdım. Karanlık gelirdi bana nedense çizimi ya da detaylara çok önem verdiği için olsa gerek biraz da karışık … Baştan sonra okuduğum olmamıştır hiç  “Sandık içi” ni . İki hafta önceydi sanırım, iyi olarak etiketlendirdiğim çizerlerin Penguen’ den ayrılarak kurdukları Uykusuz dergisini aldım. Baktım Ersin de orada, köşesinde bir şey dikkatimi çekti. Kendisini bir mağazadan t-shirt alırken çizmiş,  t-shirtünün önünde “27″ baskısı var. =) 27 sayısının benim için önemini, gizemini burada anlatmıştım. Böylece ilk kez baştan sonra kadar okudum köşesini. Beğendim, hem de çok. Daha önceden karanlık ve karışık olarak nitelendirdiğim o çizgiler birden çok samimi ve harika gözüktü gözüme, anlattığı hikaye çok içten geldi ne de olsa herkesin hakkında kurduğu ve artık klişe olan bir cümle var ki ” Ersin aynı bizi anlatıyor yaww”. Bu hafta yine aldım Uykusuz, ve ilk onun köşesini okudum. Çok güldüm bu haftaki “Sandık içi” ne çünkü gerçekten aynı şeyleri ben de yapmıştım :D Böyle oldu Ersin Karabulut ve sandığının içindekiler ile tanışmam, biraz geç kalmış bir buluşma oldu bana göre keşke en başından beri takip edebilseydim. Ama şu anda hayatıma güzellik katan küçük ama önemli şeylerden birisi, dün de bunları anlattığım bir mail attım kendisine. Harika bir iş çıkartıyor ve daha da iyilerini yapacağına inancım sonsuz. Başarılar Ersin…

  • Bugün kendinize “ben hiçbir şey değilim” dediniz mi?

    Bruce McLAREN, 21 June 2008, Saturday

    Son zamanlarda görebildiğim kadarıyla, yakın ya da uzak farketmeksizin çevremdeki pek çok insanda garip bir ruh hali görüyorum. Nefes alıp, “hööleeeaaağ nefes alıyorum amına koyim, ben buyum! buyum!!!” havalarında geziniyorlar. Aklınızı başınıza alın sayın insanlar, sandığınız kadar önemli biri değilsiniz. Yaptıklarınızı dünya üzerinde sizden iyi yapan milyonlarca kişi var, yanlız değilsiniz. Ha “ben bu havada dolaşırım kime ne?” diyorsanız da lütfen karşınızdaki insanlara artislik yapmayın, komik oluyorsunuz. Unutmayın, ayar yemiyorsanız tek sebebi sizin adam olmanız değil, karşınızdakinin sizi kırmak istememesidir.

    Etiket(ler):
    Kategori(ler): Kişisel
  • The IT Crowd

    Bruce McLAREN, 21 June 2008, Saturday

    Dizilere önyargıyla bakan ben, bu önyargıyı kırınca önüme gelen her şeyi indirip arşivlemeye başladım. The X-Files ve Lost sapkınlığının ardından Spaced mideme kramplar girmesine neden olunca İngiliz sitkomlarına merak saldım. İşte The IT Crowd‘ta bunlardan biri.

    Efenim isminden de anlaşılacağı üzere hikaye, Reynholm Industries’in bir mühendis, bir yönetici ve bir İrlandalıdan oluşan üç kişilik IT departmanında geçiyor. Şimdilik herbiri 6 bölümden oluşan iki sezonu mevcut.

    Yazının devamını okumak için tıklayın »

    Etiket(ler):
    Kategori(ler): Sinema
  • Böcükler

    Bruce McLAREN, 18 June 2008, Wednesday

    Havalar geçen yıllara oranla arada bir ısınmasına rağmen yine böcük kardeşlerimiz ortaya çıkmaya başladılar. Çıksınlar tabii ki. Ev içinde istedikleri gibi dolaşsınlar, aile kursunlar, hayatın tadını çıkarsınlar, hiç umurumda değil. Ama benim yaşam alanıma tecavüz etmeyin sayın böcükler. Tecavüz edecekseniz de adam olun, delikanlı olun, kaçmayın mına koyim! Yazının devamını okumak için tıklayın »

    Etiket(ler): ,
    Kategori(ler): Kişisel
  • “…ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…”

    Merve Sarıahmet, 16 June 2008, Monday

    “bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. hani ağzınla kuş tutsan “bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. bu mahkemede
    hafifletici sebepler yoktur. iyi halin cezanda indirim sağlamaz.sen, “ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu yapmadın” diye cevap verecektir.ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır.

    üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “peki o ne yaptı” deme. herkes kendinden sorumludur aşkta.

    sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? hayatı ıskalama lüksün yok senin.onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “acılara tutunarak” yaşamayı öğreneli çok oldu. hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki….

    epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.yine içeceksin rakını balığın yanında.üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….
    sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asıl olan yürektir.yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. elbet bitecek güneşe hasret günler. ve o
    zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…”

    NAZIM HİKMET RAN

  • cap ou pas cap?

    Tuna Karahan, 15 June 2008, Sunday

    AVM’lerin sayısı her geçen gün artıyor. Artık tamamen tüketim toplumu olduk sanırım.  Herşeyi o kadar hızlı tüketiyoruz ki yetişmek imkansız bu hıza. yani ben yetişemiyorum hiç olmassa. Aslında 80 darbesi sonrasında yetişen yeni nesil buna göre yetiştiriliyor. Ama arada iki üç sap çıkıyor sanırım bunlar da deliler ülkesindeki akıllılar misali önce düzene karşı durmaya çalışıyorlar, akıllı olanlar acı çekmeden düzen safına geçiyor, pek fazla akıllı olmayanlar acı çeke çeke zorla o safa sokuluyor (sanırım bu sınıfta yer alıyorum). Pek şanslı olan çok az kişi ise mutlu mesut yaşayabiliyor delilerden uzak durup.

    Böyle neden saçmalıyorum bilmiyorum. Bahsedeceğim aşkların, duyguların hızla tüketimiydi halbuki. Hala sık sık fikrime düşüyor, şimdi öss de olmalıydım ama şuraya bak oturmuşum yazı yazıyorum, sıram 3 saat boyunca ölüsünü bekleyen tabut misali ( tribute the last night :d) boş duracak.  Aslında ben unutmaya çalıştıkça bi yerlerden çıkıyor. Yaşamımı ona göre düzenlememle ilgili aslında bu. Fikrime düştüğü anlarda kendimi telkin ediyorum “sen aşık olmadın hiç saçmalama” diyorum. sonra etrafa bir bakıyorum, hiç kız yok. aşık değilsem bunu nasıl yapabildim ki. nasıl onu diğerlerinden bu kadar ayırabildim. burda patlıyor işte herşey. ama ona da çözüm buldum :) “kafanda yarattın oğlum sen bu insanı” diyorum. sonra geçmiş geliyor aklıma gene görüyorum o kızı. Etrafı kötü/daha çok sakince düşünülmemiş önyargılarla dolu kızı. bana bi’şeyler söylüyor, inanarak söylüyor üstelik. ama düşünse bunların yanlış olduğunu farkedecek kadar zeki. görmezden geliyor. gelebiliyor ya da. bir savunma sistemine dönüşüyor bu ayrılıklarda. hani ben telkin etmek için bi’şeyler uyduruyorum sonra gerçek olmadığını kavrıyorum. o düşünmüyor ve gerçekliğini bilmek istemiyor. Çevresindekilerin de etkisi çok bunda. geçici mutluluk ama bunlar. bu şiddetli dalgalar geçip, hayatı durulunca bunları düşünecek, üzülecek. Bu sadece içimde bulunduğum olay için geçerli değil, daha çok acıtır mı bilemem ama. Peki ben neden silemiyorum şimdi bütün olanları ve yoluma devam edemiyorum, dedim ya yeni bir hayat kurguladım o merkezli. O seviyorum dediğinde, eskisi nerdeyse tamamen silinip gitti. 10 ay önce biri böyle bi’şey yapacağımı söylese deli misin sen derdim. O kadar büyük bir hayaldi ki bu; ileride onu üzen öğrencilerine, gizliden okula gelip atacağım nutuk’u bile düşünmüştüm. Hayal kırıklığının şiddeti bu yüzden bu kadar çok fazla şu an. Merve eklemiş bir Aziz Nesin mektubu aşkta 20 dk sonrasını bile düşünmeyeceksin diyor Nesin. Bu aslında ölümcül bir oyun, Nesin 20 dk sonrasını düşünmemişte mi diyor acaba. tabii ki hayır. mantığını kullanıyor. (mühendis mode: on) 20 dk ilerisini düşünebileceğin insanın karşında olma ihtimali yüzde, milyonda kaçtır ki.  Bunu görmüş, ondan söylüyor. Dev bir mutluluk hayal etmeyeceksin diyor. küçük küçük mutluluklarla hayatını sürdüreceksin. Ben dev bir mutluluk denedim, hayatımda ilk kez bütün ipleri bıraktım.  “i’m starting to loose control”

    Aslında yazmayacaktım daha bu konu hakkında ama dün yine birileri gelip onun çok üzüldüğünden bahsetti bana.  Sanki ben hergün üzülmüyorum. Gece mutlu olarak yatsamda her sabah resetleniyor sanki herşey. Uyandığımda keşke yaşamasam diyorum. Biri beni çekip yok etse şu hayattan hiç yokmuşum gibi, herkesin kafasından da silse beni ve yok olsam.

    Kankaymışız biz  onunla  bir de. Başlık bu yüzden zaten. Yine bir kendini kandırma yöntemi bu sanırım. Biz onla”arkadaş” bile olmadık biliyor bunu. En başından beri adı konmamış bir ilişkiydi işte. Gariptide çok. Yeni Türkü konserinde gözlerinin parıldayışını görene kadar ben de çok düşünmedim bunu zaten. hatta ondan sonra bile düşünmedim pek. taa ki sonrasında gelen kısa ilişkisini benden saklamak için türlü yamukluklar yapana kadar :) arkasından gelen sabahlanan geceleri, gece 3 lerde ben çoktan uyumuşken telefonuma düşen “resim” mesajlarını, cap ou pas cap? diye yapamayacağımı düşündüğü ama yapmamı içten içe çok istediği şeyleri. her seferinde beni durdurdu bir de bu deli yapar şimdi diye.  İşte olay bu duyguların bu kadar hızlı bir şekilde yaşayabilmek, hissedebilmek, tüketebilmek.  mümkün mü ki bu ?  O şarkıları hissetmeden söyleyebilmek, o film bu kadar rahat ayağa düşürebilmek ve daha bir çok örnek. Yaşayıp/hayal edip yazanlara saygısızlık gibi geliyor bana. Hala inanamıyorum bu yüzden olanlara.

    Ona hiçbir şey için baskı yapmadım. Hatta yanında gerçekten arkadaş olarak bile kalabilirdim. ama o seviyorum, beraberinde korkuyorum dedi bitmesinden tamamen/beni tamamen kaybetmekten. günümüzde aşklar çabuk biter ya hani. bu durumda da doğal olarak gitmeyi tercih etmiştim. Sonrası zaten malum.

    Bu da tuna’nın hayal dünyasından kısa bir kesitti. Kişiler, gruplar, olaylar tamamen hayal ürünüdür. Gelmeyin lan!

    Kategori(ler): Öylesine
  • Yaşa sen!

    Merve Sarıahmet, 11 June 2008, Wednesday

    Her şeye boşver, dolu dolu yaşa.
    Madem ki bir aşkın var, ne güzel, tadını çıkar.

    Sanki ayıp bir şeymiş de utanıyormuşsun gibi
    yazmışsın bana.

    Her şeye boşver ve aşkı yaşa.
    İlle de büyük aşk olması gerekmez;
    yaşanan her aşk büyüktür, yeter ki tadını çıkarmasını bil.

    Çok büyük umutlar bağlama, yarını hiç düşünmeden,
    günü gününe sev, sevginin tadını çıkar.
    Sevgide geleceği düşünürsen aşkı, bombok edersin. Sakın haaa.
    Sonsuz, monsuz diye karşındakinin başını yeme.

    Her şeye boşver öylesine sev ki,
    sevdiğini bile umursama, salt kendin için sev,
    bencilce yaşa aşkı, bütün maddesiyle.

    Yaşamdan elinde kala kala salt yaşadığın
    sevgiler kalır sonunda, ne şu, ne de bu.

    Bütün onlar, aşkı yaşamak için gerekli olan
    Ne yazık ki gerekli olan gereklerdir.

    Aslolan aşktır yaşamda.

    Dolu dolu, dolu dizgin, zilzurna, saniye saniye
    aşkı yaşayarak sev.

    İki yıl, üç yıl sürecek diye umutlanıp enayilik etme
    İster sürer, ister sürmez, Sen o anı yaşa yeter ki.

    Yitirdiğin zaman yaşadıklarını kazanmış olacaksın
    Sonunda elbet yitireceksin, ama yitireceğini hiç
    düşünme; çünkü aynı zamanda kazanmışsındır da.

    Anılar kazanıyorsun daha ne
    İç o zaman, sarhoş ol.

    Yüce şeyler düşünme severken,
    sevgiyi berbat edersin; çünkü sevginin
    kendisinden daha yüce bir şey olamaz.

    Aferin sana seviyorsan, seviliyorsan.

    Sakın kuşkulara kapılma.
    Karşındakini didikleme, yiyip bitirme.

    Türk gelenekleri, görenekleri öyle,
    Sakın bu aptallığı yapma.

    Severken yirmi yıl sonrasını değil,

    yirmi dakika sonrasını bile düşünme,
    sevinin içine edersin.

    An an yaşa, derin derin hem de,
    Afferin sana.

    Çok sevindim. İşe güce boşver.
    Artık sana ne Surnameyi,
    ne de başka şeyi soruyorum.

    Keyfince yaşa, sevv… sevildikçe sev,
    sevilmeyince de tastamam boşver ve
    o zaman o güzelim yalnızlığına sarıl.

    O yalnızlık ki, bütün sevgilerden daha güzeldir
    ve sonunda onun koynuna girmek için
    kendi kollarımızla kendimizi sararız.

    O zaman da hiç üzülmeyeceksin.
    Çünkü nasıl olsa, sığınacak bir yalnızlığımız var
    günün birinde anamız bile bizi bırakır gider
    ama o yalnızlığımız, biz yaşadıkça bizi hiç bırakmaz.

    Severken bunları düşünme, lütfen yarınsız sev….

    Hadi, sevgiyle öperim.
    Yaşa sen….

    Aziz Nesin

  • günce

    Kürşat Zaman, 10 June 2008, Tuesday

    12 temmuz ‘01..

    kabakça..sabah 7

    galiba benim burada erken uyanmamı engelleyen birşeyler var.Okulda genellikle günün ilk ışıklarıyla ayaklanırken,burada en son ne zaman bu saatte uyandım,hatırlayamıyorum bile.Hayatım boyunca böyle bir sıcak görmedim ve birşeyler yapmak istiyorsam erkenden çıkmam gerek.Akşam Vedat’la konuşup birşeyler söyledim,gittikten sonra bizimkileri birlikte dönmeye ikna etmekte güçlük çekmem sanırım.Staj raporumu hazırlamaya uğraşıyordum,erken bitireyim diyorum ama dün akşamdan sonra uzun bi süre görmek istemiyorum.yaz daha uzun,bir ara bakarım.

    aşağı inip frenler ve lastikleri kontrol etmem gerek,çantayı hallettim,geçen gün limonata mataranın içinde kalıp, berbat etmiş,bir de su şişesi taşıyacağım sırtımda.Ruso Morbidelli ve taner’in benden istediği kasetleri aldım,unuttuğum birşey varsa da dönüşte kendileri alsınlar artık.özge haftasonu dönüyor sonunda,çok özledim:)
    08.30..yola çıkıyorum,bizimkileri aradım.Yavaş yavaş gidersem bir saat kırk dakika sonra çatalca’dayım.

    9 falan,her neyse..

    allah kahretsin ya,lanet arka lastik inmeye başladı..Göktuğ’ların kum ocağının karşısında durdum..Pompa ile şişirdim,şu an iyi gözüküyor.Arka lastiğe yük bindirmeden ayakta gitmeye çalışacağım..hava güzel,bu saatten bastırmadı daha sıcaklar.

    yolda walkman dinlemek harika bir fikir gibi gelmişti.değilmiş.belimde sallanıp duruyor ve arkadan korna öttüren vs..hiç bir şey duyamıyorum..dikkatimi de veremiyorum.düşmeden kapattım gitti.

    ..

    ben değiştiriyorum yolumu..Subaşı’na geldim ve her zamanki gibi Gökçeali’ye değil,Kestanelik yönüne doğru dönüyorum..lastik iyi gözüküyor,sadece bir kez hava takviyesi gerekti,ki pek inmemişti bile.Yolu herhalde bir 25 kilometre uzatıyorum..böylece bir 2 saat daha uzayacak.Haber veremediğimden merak edecekler ama şarjım bitti,burada birisinden elektrik isteyecek durumum da yok..Bir yerde oturdum sandviç atıştırıyorum,kafam başka başka yerlerde,tek bir konu bulamıyorum odaklanacak.Bugün de dolaşalım bakalım biraz.

    ..

    gelebildim bir şekilde,üç saatten fazla sürdü sanırım,hayli yoruldum,üstüne bacaklarım çok kötü yandı.Bütün gece Parasite Eve’yi bitirmişler bizimkiler.Yarın döneriz artık burada kalıp.daha fazla birşey karalamadan karadeniz pidelerine gömülüyorum:)

    ..

    bugün dönelim diye tutturdular.Ve vedat’ta geleceğim dedi.onun için endişeleniyorum,birçok yerde kalp ritm düzensizliğinin ne kadar ciddi olabileceğini okumuştum.

    “Sen geliyorsan ben gelmiyorum” dediysem de yanlış anlar diye üstelemedim,bir şekilde rahatsızlanırsa kendimi asla affetmem.

    ..

    döndük..home sweet home.

    yetmişbirnoktasekiz kilometre gösteriyor bisiklet.resmen mahvoldum.Vedat için telaşlanmayı bile unuttum yorgunluktan,maaşallahı vardı doğrusu onun da.şu an halimi anlatacak kelimeleri seçmem mümkün değil.bizimkilerden kırkbeş kilometre fazla pedal çevirdiğimden dönüşte ayak uydurmakta çok zorlandım.ihsaniye’den döner dönmez kaslarım tamamen boşaldı,pedal çeviremedim,bir şekilde beynimin tepkilerini algılamadı bacaklarım.’bitmek’ kelimesinin anlamını şimdi öğrenmiş gibiyim.kaç gün merdiven inemem çıkamam diye düşünürken bu ağrıyla uyumama imkan yok.

    küçük defterimden word’e aktarırken birşeyleri aynen kaydetmedim bilgisayara..Şimdi buraya güneşin öğleye doğru dayanılmaz olduğunu,oturduğum yerden kalkmak istemediğimi yazacaktım.Bir yerde yolculuğun anlamsızlaştığını,yeterince pedal çevirdiğimi,zaten moral olarak biraz daha gitmeye motive olamayacak kadar kötü durumda olduğumu.siz de güzel bir bisiklet yolculuğunu değil,işkenceye dönüşen bir yolculuğu okuyacaktınız..şimdi düşünüyorum da,güzeldi.yazının ortaları ne kadar değişen duygularla,ani kararlarla doluysa da,sonunda elime geçen “bütün bir gün” hepsine değiyormuş meğer..

    “bir gün daha bitti,gitti..değeri bilinmemiş diğerlerinin arasına” demiyorum bugün..Murat Adanç’ın bu yazısını okuyalı beş sene olmuş.O zaman okuduğumda bütün hayatım boşa geçirmişim gibi gelmişti.Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim şimdi hatırlayınca,yaş 20 olacak yakında.hey hey”

    Tamamen unuttuğum bir anıya ait bu yazıyı haftasonu kabakça’da anıt gibi çalışır durumda sakladığım eski 386dx’imi karıştırırken diğer onlarcasıyla beraber buldum Word95′in içinde.O zamanlardaki e-grubumuza göndermek için yazmış,diskete kaydedip internet cafe’den göndermeye fırsat bulamamış,veya vazgeçmiş olmalıyım..Sekiz sene öncesindeki ben’in zamanı nasıl harcayacağını bilmediği kocaman bir tatili,bugünki mantığımla neden önemsediğimi anlamadığım staj dosyası telaşı,ikisiyle bugün hiç bir şekilde bir araya gelmeyi istemeyeceğim,yollarımızın çoktan ayrıldığı bazı çocukluk arkadaşları(vedat hala en yakınımda olan insan,çoğunuz aşinadır zaten bu isme),yazı yazıldığı zamanlar tatilde olduğu anlaşılan,çok da uzun sürmese de hala iyi hatırladığımı farkettiğim bir kız arkadaşı,halen sağlam olan çaprazları gibi,şimdi okuyunca pek olmamış gibi gelen yazı dili gibi “günlük hayatını” oluşturan şeyleri bile şimdi okuduğumda başka bir zamana aitmiş gibi geliyor..O zaman bile herşeyin ne kadar çabuk geçip gittiğini düşünüyorken,şu an aynı tanım hakkında birşeyler söylemek bile çok zor.

    not:Birşeyler karalamaya başlamamı sağlayan insanların en önemlisi olan Murat Adanç’ın o yazısının üstünden tam 12 yıl geçmiş.96 veya 2001′deki zamanlarımı ne kadar özlüyorsam,bugünlerimi de o kadar özleyeceğim,eminim.Fena bir 25 yıl değildi,bakalım yolda neler var.

  • Uykusuzluk

    Tuna Karahan, 10 June 2008, Tuesday

    her sevgili bir değil
    benim kaderimi başkasına yazdın
    beni sevdiğini biliyordum ama
    sen beni başkasına değiştin

    titreyerek sabah günü
    senin çiftliğinde dolanıyorum
    başıboş şuursuzca
    bu yaptıgın mümkün değil
    sensiz ben ne yapayım

    gecem ile gündüzum bir oldu
    senin yolunu gözler oldum
    sen benim için öldün
    başkalarının sevdiği geldi

    ah sevgili seni iyi günlerimde
    yüreğimi nasıl dağıttın
    gece herkes için gece de
    ben gunlerdir uykusuzum

(Haziran '08) — Bize bu güzel ortamı verdiği için, evrenin tek yaratıcısı Wordpress'e, bakarken orgazm olduğumuz bu temayı tasarladığı için de Berker Peksağ'a binlerce kere secde etmeyi görev biliriz. Amin.