Yarın ayın onbirinci günü olacak. Aylardansa Nisan. Bunları bu kadar kısa yazmak bile midemdeki ergen ve azgın asit dalgalanmalarının iflağımı vicdan vasıtası gruplu hallerde becermesine yetiyor. 11 Nisan 2009, Pazar. Vay annesini demeliyim sanıyorum. Aylar olmuş. Bir yola çıkageleli çok uzun çok uzun zaman olmuş. Gelecek kaygılarını kimseye önermem demem işe yarayacak olsaydı keşke. Keşke bize isim ve soyisim veren insanlar bize “borçsuzluktan” büyük zenginlikler bırakabilselermişler. Bu daha satır alabilecek bir mevzu aslen ancak anonim bir sonraki zamana kalacak. Zira vaktiyle bol diye yediğim zamanlar şu anda türlü genital ızdıraplara sebep oluyor.
Varsa bu blogu okuyan bir 18 yaş altı, kendisine adam olmasını öğütlerim sadece. Zira durumuma dikiz ki (artık) kiloluyum, saçlarım dökülüyor, kamburum, ülser sahibiyim…yani bir tek emekli maaşım eksik.
24 Ekim 2008 tarihinde, Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, dünyanın en büyük blog ağı Blogger’a erişim engellendi.
Defalarca engellenen, dünyanın en büyük video ağı Youtube’a erişim aylardır, ve hali hazırda, engelli.
Adminampüldalyaprak Recep, küresel mali krizin döviz piyasaları üzerinde yarattığı dalga hakkında bir kez daha Türkiye’nin tepesinde oturan adamın ekonomiden hiçbir bok bilmediğini gözlere sokmak istercesine, “biraz da ihracatçı kazansın ya” dedi.
Üniversitelere türban takarak girmeyi serbest bırakan, yıllardır meclisin en büyük meselesi haline gelmiş, yasanın iptalinden sonra bu ülkede her zaman işe yaramış mazlumu oynama yöntemini tercih eden bir grup muhafazakar kadın, içinde “türban takınca sokakta rahat edemiyoruz” gibi çok muhteşem tespitler bulunan Baskı Altındayız isimli bir yazı ve örgütlenme oluşturdular. Ancak muhafazakarlık örneği bu hareketin sitesi Blogger üzerinden yayım yaptığı için şu anda onlar da engelli. (Türkiye, Asya ile Avrupa arasında çok önemli bir ironidir.)
Haber değil. Ama düşününce, başbakan, cumhurbaşkanı, meclis, Ankara ve İstanbul belediyeleri, -nerdeyse İzmir dahil, ki Antalya dahil- pek çok belediye.. Hatırlamak gerek, farkında varmak gerek bazen!
Tuzla’da gelecek 5 gün içinde büyük ihtimalle bir işçi daha ölecek.
Istanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali.
Ankara’da Bir Sürrealist: İb. Melih Gökçek
Sokakta herkesin dilinde olan “iyi ki dolar borcumuz yok bilader valla” lafına ithafen; Türkiye’nin yüzmilyarlarca dolar borcu var.
Devlet Bahçeli açıkladı; Adminampüldalyaprak Recep’in dolar 1,20′yken tüm parasını dolara yatırmış. Dolar bugun 1,64 O artık daha da zengin.
Din üzerinde çok başarılı yergi kitapları yazmış Turan Dursun‘un sitesine erişim engellendi. Ee, demek ki öldürmek yetmiyormuş!
Dünya’da ve Türkiye’de özellikle Tanrı Yanılgısı kitabıyla tanınan yazar Richard Dawkins‘in sitesine erişim engellendi.
Türkiye’de 1200‘ün üzerinde web sitesine erişim engellenmiş durumda.
Bir arkadaşımın sözü, görürüm ve alkışlarım; “youtube’u, blogger’ı, porno sitelerimi, özgürlüğümü engelleyen adalet sisteminin annesini sikeyim! bu kadar da açıktır! ”
28 Ekim 2008′de dünyanın en büyük bir diğer video ağı olan Google Video’ya erişim engellendi.
…
Bunlar sizi ilgilendiriyor, mevzu Ktunnel bok püsür değil. Gelecekten korkmayan karşı çıksın. Ben korkuyorum..
Hayat.. kimileri için.. bazen.. fazlasıyla.. -kısaltılmıştır-
25 Haziran 2008.
Gecenin alkolik fahişeliğinden yorulup kendini yeni doğan güne bırakmaya hazırlandığı saatlerdendi. Her şeyin böyle, uyuşmuş, karanlıkta ve yalnız kalmasına yetmeyecek kadar az, uyanabilmeye yetmeyecek kadar çok zaman vardı. İstemiyordum ki güneşin çıkmasını. Batan günün batık kalması dileğimdi. Diğer tüm dileklerim gibi bunun da gerçekleşmeyeceğinin farkındayım. Üstelik bu daha az delice olanlar arasındaydı. Karıncalanan ellerimle gözlerimi ovuşturdum. Dingin, yeşil bir deniz vardı önümde. Gecenin hafif ama acıtarak esen rüzgarı göz yaşları frekansında dalgalar yaratıyordu suyun üzerinde. İşte oradaydım ben, tam orada. Kara göğün, derin denizin arasında bir yerde. Çevremde görenlerin işe yaramaz ergen bir serseri olduğumu düşünmelerine yetecek sayıda cam şişe vardı. Benim gururlu kaçışlarımdı onlar hayattan. Damarlarımda gezinedururken kaybetmişlik ben yine kendimden ve kendi hayatımdan kaçamayışıma hayranlar kalıyordum. Kısık gözlerle o an görebildiğim en uzak ufka baktım. Onun bir daha asla gelip gelmeyeceğini sordum kendime. Cevap yoktu. O varken böyle olmazdı. Olmazdı sağır eden sessizlikler anlamı olmayan sonuçlara varacak. Gözlerim dolar gibi oldu bir an, göremez oldum karanlığı bile. Sanki onu göremedikten sonra gözlerin bir maksadı varmış gibi.. Umut var mıydı benim için hiç? Bir anda doğacak yeni gün beni yine, daha bir kaç gün önce olduğu gibi, mutlu biri yapacak mıydı? Tekrar ayağa kalkıp uyanmaktan keyif alan biri olabilecek miydim? Peki her şey bitip son söz söylendikten sonra umudun bir maksadı kalmış mıydı? İşte ben oradaydım, tam orada. Her şeyimle onun olduğuma söz vermiştim. Şimdi bir hiç halinde yine onun olarak oradaydım.. Bütün bu keder, bütün bu kaybolmuşluk, bütün bu harcanmış yaşamın ganimeti, hepsi onun içindi.
Gezegen kapatırken gözlerimi ben uyanık kalmaya çalışıyordum. Uyanık kalıp biraz daha acı duymalıydım. Başka bir şey hissetmeye ihtiyacım vardı, acı olsa bile, ne olursa olsun başka bir şey.. Aklıma bunların gelmesine karşı koymalıydım. Bunların ve bu zamanların anıları her bir diğer anda daha da çok kemiriyordu beynimi. Mutluluğu hatırladıkça, onu hatırladıkça iyiden iyiye deliriyor, zaten olmayan kontrolümü daha da yitiriyordum. Derine indiğini hissedebiliyordum. Damarlarımın içinde dikenli kökler salarak ilerliyordu anıların acımasızlığı. Yaptığımız her şeyi düşündükçe daha da zor nefes alıyor, yapamadıklarımızı düşündükçe ölesiye boğuluyordum. Denize baktım bir işaret, devam etmemi sağlayacak bir sebep için. Koskoca, kederli öfke dolu bir boşluktu yalnızca. Göz yaşlarını hayal meyal hissedebiliyordum. Artık ne onlar ne de bedenimin kendisi umurumdaydı.. Bir enkazdım ben. Geride kalmış, bırakılmış, bitirilmiş. Başım dönüyordu. Bir zamanlar mutluluktan olduğu gibi değildi ama. Bu sefer alkolden sefilliğin dibine vurmuş görüntüme uygun bir eşlikti yalnızca. Yalnızlığı taçlandıracak daha çok şeyler bulmam gerekecekti. Güldüm. İçim kan ağlayarak sanki halimle dalga geçebiliyor gibi güldüm. Nasıl devam edecektim? Benim bir hayatım yoktu ki artık, bir zamanlarda olmadığı gibi. Yani bu bir hayattı ama onsuz buna yaşamak diyemezdim. Bir an kendimi bıraktım çakılların üzerine. Ne güzel, artık acı bile duyamıyordum. Yalnız bir sahilin canımı ne kadar yakmasını umuyorduysam..
Şekilsizce uzanmışken gözlerimi açıp karanlık gökyüzüne baktım. Yıldızları göremiyordum. Biri bana onları gösterse bile vereceğin en edebi tepki “s.keyim yıldızları” olurdu. Dalgaların sesi yankılara dönüştü. Giderek daha yükselen, daha sert olarak kulaklarımı kanatırcasına bir gürültü oluşuyordu. Bir anda her şey sustu. Gözlerimi bile kapatamıyordum. Nefes alıyor ama bunu hissedemiyordum. Deniz beni kendine çekmeye başladı. En büyük yalnızlık bir damlayı, benim kalbimdeki dalgaları, çağıyordu. Suyun kulaklarıma fısıldadığını hissettim. Fısıltı acı yüklü bir senfoni haykırmıydı. O an bir inançsız kadere yenilebileceğini fark etti. Birileri kaderi seçer, mutlu olurlar ve ölürler. Benim kaderim üzerine düşünme gereği dahi duymadığım bir son tercihti. Ölmeden gübreydim aldığım sanılan nefeslere tezat. Herkes yolunu bulur derler, hayır! Birileri işte, yollarını kendileri çizer. Diğerlerine ise yollar kendisi gelir ve o yolu sevmek zorundasındır. Çünkü daha iyisine layık olamamışsındır. Köklerin de bellidir zaten. Nereye kadar çıkabileceğini zannediyordun? Sıradan bir memur çocuğu.. Üstelik kaçacak yerin de kalmadı. Renkli rüyalar resimlerden gerçeklere dönüştü hayatlarda ben bir çizgi dahi fark ettirmezken kendimde. Güzel evler, güzel insanlar, güzel gelecekler.. Ankara, beton kent mi? Peki içinde benim gibi bir ergen yıkıntısı varken Antalya olmasının anlamı kalıyor muydu? Başka yollar yaratmaya mecalim yoktu. Umurumda da değildi zaten. Benim bildiğim tek bir mutluluk vardı vardı, o da onunla olandı. Ama kendime zorla seçtirdiğim kaderin beni bir keder or.spusuna dönüştürmekle ilgili planlarında bir değişiklik yoktu. Başarısız, yersiz hatta münasebetsiz görüldüm. Bunları unutmuştum oysa o yanımdayken. Şimdi kaderler yollarında ona reddi imkansız bir teklif sunmuşlardı. Bütün bu mantığı reddedecek kadar seviyor olan, bir leke, hata olan bendim sırf. Haykırdım aksi için olmadı ve hayatlar yollarını bulmaya gitti, ben bir adım bile atamadan kaybolurken. Çizilen mükemmel portrelerde zaten bana yer asla olmamıştı. Zaman akarken yok oluyordum, geriye bir iz bırakamadan yok oluyordum.
Acı, deniz, alkol, delirme ve hepsinin arasında akıntı beni dibe çekiyordu. Direnmeye gereğim yoktu. Onunla birlikte biz olamadıktan sonra ben olmanın da anlamı yoktu. Dibe giden akıntıyla birlikte gözden düşüyordum. O da istemiyordu bunu, ayrı kalmamızı. Mesafelerden çok çekmiştim, hala daha çekiyordum. Yine her şeyden sonra yine mutsuz çenesi düşmüş alkol dolu bir ben vardım. Bu kez mutluluğu da görmüştüm ama. O yüzden her seferden çok daha fazla acı veriyordu. Gözlerimi son kez ufuk çizgisine diktim. Hala gün ağarmamıştı. Bir zamanlar bağırarak söyleyebildiğim şeyi bu sefer kırık, kısık, ağlayan bir ses tonuyla söyledim; “seni seviyorum..”
İşte ben oradaydım, tam orada. Ait olduğum düşkünlüğün tam içinde. Çok sevmiştim, çok. Daha bile çok sevilmiştim. Böyle olmalıydı. Yenildim. Bir daha asla hayatım için üzülmeyeceğime söz vermemişti, tutamadım. Onsuz bir sonsuzluktu artık her şey. Ayın orada olduğu yeni fark etmiştim. Yine aynı b.ktan yarım ay ve yine aynı adam olamamış ben vardım. Güldüm. Gözlerim kapandı. Bir daha da ne zaman uyandığımı hatırlamıyorum..