Islak taş kokusu, ağaç kokuları ile karışırya sıcak havalarda yağmur birden bastırdığında işte dün öyle havalardandı. Sabah ezanına kadar PES 2009 oynayacağımızı tahmin etmiyordum daha, hele hele saat 3 pm de uyanıp çekirdekle kahvaltı yapacağımızı söylese Can, en fazla 6-1 yenildiği maçta aslında 3-4 gol attığını iddia etmesi kadar inandırıcı gelirdi.
Gün biraz karışık başladı, belliydi olacaklar başlangıçtan. Savaş ve Can’ın gelmesine az bir süre kalmıştı ki kapı çaldı gelen lise’den sıra arkadaşımdı. Nerdeyse 1 yıldan fazladır görüşemiyorduk. Tuttuğum gibi kolundan daha eve girmeden, gidonundan yakaladığım bisikletimle beraber çamlığa doğru atıldık. Derken oturduğum yer evet evet o bank’ın tam o noktasına çamdan reçineler dökülüyormuş. Kucağıma bir kaç tanedüşünce artık çok geç kaldığımı anladım. Neyseki bu meret sıcakta eriyip yok oluyormuş. İlerde yapışırsanız korkmayın yani yarım saat içinde kayboluyor. Arkadaşımı uğurladıktan sonra Berker’le buluştum. Sevgili Berker Can’ı E5 den geçen ve oturduğumuz yere gelmeyen tek otobüse bindirmeyi başarmış. Sen gel o kadar otobüsten tam ona bin. İşte murphy kanunları bu oluyor. Bir işin ters gitme olasılığı varsa, gider. Can’ı yönlendirip tekrar yuvasına kazandıracak yola soktuktan sonra Berker ile ayrıldık bir süre. İşte şiddetli yağmurun bastırması tam bu zamana denk geliyor. Aslında Berker’le ayrılmadan önceye denk geliyor ya neyse. Yine aynı zaman bisikletle deli gibi hız yaptığım zamandan biraz önceydi. Ağaca çarpmamak için düşeyazıp ayağıma bir kaç çark deliği açtığım zamandan ise biraz daha önceydi.
Sabah ezanına kadar sürecek Pes seanslarının tohumlarını atmaya başladık Can gelince. Can hızlı başlasada sabaha doğru oyunu dengelemeyi başardım. Hele 3. Vodka dan sonra dağılan Lyon savunmasını geçmek Kahve Dünyası’nda soğuk içecek almaya çalışmaktan daha zor olmamıştır. – kesin şimdi kendini savunmaya başlar ben de bu kadar attım şu kadar geriden gelipte maç aldım diye, kahve dünyasındaki çocukta savunmuştu, hatta onları sabahtan yapmışlardı di mi can ? -
Savaş’la Sinan’da Geldikten sonra puzzle ın son eksik parçası “Gerçek Erkek” Kenan da yuvaya damlayınca biz de neşemizi bulmaya başladık.
Oha! sabaha kadar yazılır bu çok şey yaptık. Eğlendik işte bundan sonrasını hayal gücünüze bırakıyorum ya da gelsin Can devam etsin.
Ne diyeyim dem çok uzun zaman oldu yazmayalı. Herkes bir yana dağılmamış neyseki. Sınavlar bir yandan evdeki inşaat bir yandan hava da keskin bir sıkıntı kokusu. Chuck Palahniuk un dediği gibi her şey bir otoportre her şey birbiri ile bağlantılı. Mesela birine aşık olmak koskocaman bir otoportre gerektirir. Geçmişte gördüğünüz binlerce yüz bu yüzlerden sevdiğiniz güzel noktalar. Gördüğünüz vücutlar arasından sizi en çekenler. Tanıdığınız onlarca insan, onlarda gördüğünüz onlarca karakteristik haraket ve bunların oluşturduğu bir portre. Sadece bunlar değil, ilk görüşte ışığın vurduğu yön bile bir aşkın otoportresinin içinde yer alıyor. Çok garip şeyler oluyor çok.

“…..
Bir de inceden esinti çıkmıştı, kapı aralarını yalazlıyordu.
- Kaç gündür polisteymiş ?
- Bir aydır anne. Soruşturmada tek sözü, “Daha gizlide ne arıyorsunuz?” olmuş. “Her şey meydanda.” Savcı arkadaş ona yardımcı olmak istemiş. Oysa o, “Sen hukuk okudun değil mi?” diyormuş, “Güçlülerin yönettiği hukuku.” Arkadaş, her kelimesi ayrı bir suç dedi. Soruşturmayı yönetenler korkunç aleyhindeymişler…
- Peki ama ne yapmış, hırsızlık filan mı ?
- Başkalarına hırsız diyormuş.
- Ah Vedat’ım. O yoksulluğu ne bilir ki… İnsanı erkenden kocatan ve de dünyasından geçiren yoksulluğu… O hiç aç kalmadı ki! Vah benim civan oğlum, güzel gözlerine doyamadığım. Düğünlerinde oynayamadığım. Bu yaz boşuna mıydı uğraşıp didinip ekşi erik pestilleri yaydırmam o severdiye? Ben size demedim mi bir derdi var onun?
- Aklınızı başınıza toplayın anne, Vedat hatalıydı. Koca devlete karşı çıkmak, onun kurumlarını eleştirmek ne demek… Üstelik bunca para, bunca mal varken, parasız yatılı okumak. Bu bile tek başına suç. Vedat normal değildi. Siz de “Deli bu oğlum!” demez miydiniz?
- Devlete mi karşı çıkmış? Onun başı dertte. Deli mi dedim ona ben? Bunu diyen dillerim tutulsun. O hepinizden başka diye; masalları, türküleri, ağaçları pek bilirdi benzetmesine demişimdir. Ah benim hüma gözlü oğlum. Gidelim. Ben anlatırım. Bana inanırlar. Analar yalan söylemez. Söylese de iyilik için, dirilik içindir…
- Bir rapor alacağız anneciğim. Akli dengesi bozuktur diye…
- Ne?.. Sen iyice şasırdın, o en akıllınızdır.
- Başka türlü çıkaramayız. Hapse mi girsin! Hem onun suçundan bütün aile rezil oluruz. Çocuklarımıza bile kalır bu leke.
….”
Nisan 1970
Parasız Yatılı, Füruzan
Berkem Ceylan – Tuna Karahan – Berker Peksağ – Kürşat Zaman – Kenan Türkyılmaz
Mutluluğu doldurdum içine
Değmeden elim eline
Yıldızları doldurdum gözlerine
Değmeden tenim tenine
Aşkı doldurdum kalbine
Değmeden dilim diline
Nefesini doldurdun içime
Kaçırmadan gözlerini gözlerimden
Seni doldurdun gözlerime
En mutlu hallerinle
Acıyı doldurdun kalbime
Değmeden sözlerin sözlerime
2001, tuna
AVM’lerin sayısı her geçen gün artıyor. Artık tamamen tüketim toplumu olduk sanırım. Herşeyi o kadar hızlı tüketiyoruz ki yetişmek imkansız bu hıza. yani ben yetişemiyorum hiç olmassa. Aslında 80 darbesi sonrasında yetişen yeni nesil buna göre yetiştiriliyor. Ama arada iki üç sap çıkıyor sanırım bunlar da deliler ülkesindeki akıllılar misali önce düzene karşı durmaya çalışıyorlar, akıllı olanlar acı çekmeden düzen safına geçiyor, pek fazla akıllı olmayanlar acı çeke çeke zorla o safa sokuluyor (sanırım bu sınıfta yer alıyorum). Pek şanslı olan çok az kişi ise mutlu mesut yaşayabiliyor delilerden uzak durup.
Böyle neden saçmalıyorum bilmiyorum. Bahsedeceğim aşkların, duyguların hızla tüketimiydi halbuki. Hala sık sık fikrime düşüyor, şimdi öss de olmalıydım ama şuraya bak oturmuşum yazı yazıyorum, sıram 3 saat boyunca ölüsünü bekleyen tabut misali ( tribute the last night :d) boş duracak. Aslında ben unutmaya çalıştıkça bi yerlerden çıkıyor. Yaşamımı ona göre düzenlememle ilgili aslında bu. Fikrime düştüğü anlarda kendimi telkin ediyorum “sen aşık olmadın hiç saçmalama” diyorum. sonra etrafa bir bakıyorum, hiç kız yok. aşık değilsem bunu nasıl yapabildim ki. nasıl onu diğerlerinden bu kadar ayırabildim. burda patlıyor işte herşey. ama ona da çözüm buldum
“kafanda yarattın oğlum sen bu insanı” diyorum. sonra geçmiş geliyor aklıma gene görüyorum o kızı. Etrafı kötü/daha çok sakince düşünülmemiş önyargılarla dolu kızı. bana bi’şeyler söylüyor, inanarak söylüyor üstelik. ama düşünse bunların yanlış olduğunu farkedecek kadar zeki. görmezden geliyor. gelebiliyor ya da. bir savunma sistemine dönüşüyor bu ayrılıklarda. hani ben telkin etmek için bi’şeyler uyduruyorum sonra gerçek olmadığını kavrıyorum. o düşünmüyor ve gerçekliğini bilmek istemiyor. Çevresindekilerin de etkisi çok bunda. geçici mutluluk ama bunlar. bu şiddetli dalgalar geçip, hayatı durulunca bunları düşünecek, üzülecek. Bu sadece içimde bulunduğum olay için geçerli değil, daha çok acıtır mı bilemem ama. Peki ben neden silemiyorum şimdi bütün olanları ve yoluma devam edemiyorum, dedim ya yeni bir hayat kurguladım o merkezli. O seviyorum dediğinde, eskisi nerdeyse tamamen silinip gitti. 10 ay önce biri böyle bi’şey yapacağımı söylese deli misin sen derdim. O kadar büyük bir hayaldi ki bu; ileride onu üzen öğrencilerine, gizliden okula gelip atacağım nutuk’u bile düşünmüştüm. Hayal kırıklığının şiddeti bu yüzden bu kadar çok fazla şu an. Merve eklemiş bir Aziz Nesin mektubu aşkta 20 dk sonrasını bile düşünmeyeceksin diyor Nesin. Bu aslında ölümcül bir oyun, Nesin 20 dk sonrasını düşünmemişte mi diyor acaba. tabii ki hayır. mantığını kullanıyor. (mühendis mode: on) 20 dk ilerisini düşünebileceğin insanın karşında olma ihtimali yüzde, milyonda kaçtır ki. Bunu görmüş, ondan söylüyor. Dev bir mutluluk hayal etmeyeceksin diyor. küçük küçük mutluluklarla hayatını sürdüreceksin. Ben dev bir mutluluk denedim, hayatımda ilk kez bütün ipleri bıraktım. “i’m starting to loose control”
Aslında yazmayacaktım daha bu konu hakkında ama dün yine birileri gelip onun çok üzüldüğünden bahsetti bana. Sanki ben hergün üzülmüyorum. Gece mutlu olarak yatsamda her sabah resetleniyor sanki herşey. Uyandığımda keşke yaşamasam diyorum. Biri beni çekip yok etse şu hayattan hiç yokmuşum gibi, herkesin kafasından da silse beni ve yok olsam.
Kankaymışız biz onunla bir de. Başlık bu yüzden zaten. Yine bir kendini kandırma yöntemi bu sanırım. Biz onla”arkadaş” bile olmadık biliyor bunu. En başından beri adı konmamış bir ilişkiydi işte. Gariptide çok. Yeni Türkü konserinde gözlerinin parıldayışını görene kadar ben de çok düşünmedim bunu zaten. hatta ondan sonra bile düşünmedim pek. taa ki sonrasında gelen kısa ilişkisini benden saklamak için türlü yamukluklar yapana kadar
arkasından gelen sabahlanan geceleri, gece 3 lerde ben çoktan uyumuşken telefonuma düşen “resim” mesajlarını, cap ou pas cap? diye yapamayacağımı düşündüğü ama yapmamı içten içe çok istediği şeyleri. her seferinde beni durdurdu bir de bu deli yapar şimdi diye. İşte olay bu duyguların bu kadar hızlı bir şekilde yaşayabilmek, hissedebilmek, tüketebilmek. mümkün mü ki bu ? O şarkıları hissetmeden söyleyebilmek, o film bu kadar rahat ayağa düşürebilmek ve daha bir çok örnek. Yaşayıp/hayal edip yazanlara saygısızlık gibi geliyor bana. Hala inanamıyorum bu yüzden olanlara.
Ona hiçbir şey için baskı yapmadım. Hatta yanında gerçekten arkadaş olarak bile kalabilirdim. ama o seviyorum, beraberinde korkuyorum dedi bitmesinden tamamen/beni tamamen kaybetmekten. günümüzde aşklar çabuk biter ya hani. bu durumda da doğal olarak gitmeyi tercih etmiştim. Sonrası zaten malum.
Bu da tuna’nın hayal dünyasından kısa bir kesitti. Kişiler, gruplar, olaylar tamamen hayal ürünüdür. Gelmeyin lan!
her sevgili bir değil
benim kaderimi başkasına yazdın
beni sevdiğini biliyordum ama
sen beni başkasına değiştin
titreyerek sabah günü
senin çiftliğinde dolanıyorum
başıboş şuursuzca
bu yaptıgın mümkün değil
sensiz ben ne yapayım
gecem ile gündüzum bir oldu
senin yolunu gözler oldum
sen benim için öldün
başkalarının sevdiği geldi
ah sevgili seni iyi günlerimde
yüreğimi nasıl dağıttın
gece herkes için gece de
ben gunlerdir uykusuzum
aşık olmayı sevmem mesela ama ara ara da olurum hani. öyle çat diye de olmam tanıdıktan sonra geliyorlar bana. hem hakim olamıyor insan, tek taraflı bir şey mi ki bu. tek taraflı olsa sessizce gidersin, ölüler gibi. o kadar acıtmaz.
sonra insanları üzmeyi sevmem, ağzıma da sıçsa biri üzmem (hiç olmassa elimden geleni yaptım şimdiye kadar) sessizce giderim bi’şey hissetmez, eli hafif hemşire misali :p bu yüzdendir ki ikili ilişkilerde emin olmadan adım atmam.
he gitmeyi sever miyim hiç bi’şey olmamış gibi, sevmem. ama buna mecbur kaldığımda da anlarım durmamam gerektiğini.
ama n’olur gelir tutar bırakmaz “senden başkası olamaz ki” der. ama zamanla olsun der.
mantık dışı hareket etmeyi sevmem. ama bu noktada dizginleri kaçırır elinden mantık tıpkı fikret kızılok un gönül de bahsettiği gibi.
aradan iki hafta bilemedin iki buçuk hafta geçer. herşey mükemmel gözükürken birden bire ters davranmaya başlar, sevmem bunu ortada bi’şey yok. önce içinde bulunduğu durumu düşünüp gitmezsin üstüne/yardım etmeye kasarsın ama etrafına gayet normal davrandığını farkedersin. sana işkence yapıyordur resmen. en son patlarsın, sevmem bunu. insanların bu noktaya getirilmesine kılımdır. zorlarsın, paranoyak olma der, daha fazla zorlarsın ki en nefret ettiğim olaydır. sevgili gibi davranma der. ki sigortalar atar burada neden ? ortada sevgili gibi “davranan” yoktur zaten. (burda devreye can yücel i sokuyorum http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=13198744)
ister istemez bir neden arar insan, akla ne gelir. bir başkası tabii ki. şiddetle reddedilir bu sav. anlatırsınız yine de şimdiden söyle uzatma, bitsin. paranoyak olursunuz yine.
sonra bir başka vefat ki sevmem ölümleri. insanların acısını paylaşmaya çalışmayı da sevmem anlamadığın bir duygudur bu. paylaşamazsın, tanımıyorsun ki. naparım mutlu ederim, unutturmaya çalışırım. bunu severim bak.
ne olur sana yaptıklarımı düşündüm, çıldırmıştım der gayet pişman bir şekilde nefret etmedin mi benden der. gerçeği söylersiniz tabii ki. etmemişsinizdir, edemezsiniz. sorarsınız peki ne düşünüyorsun diye hatta en son iyice çocuklaşırsınız ki burda kendimi iğrenç hissetmişimdir sevmem bunu, seviyor musun? sevmiyor musun? ve cevap “bilmiyorum” yalvarırsınız umut bırakma diye, hafif bir gülümseme belirir. o zaten hep güler.
bu arada karşı tarafta sürekli üzülür size ya da öyle der.
inanıp inanmamak size kalmış tabii ki.
sonra madem bitmiyor ben bitireyim artık kafamdaki sorular da bana kalsın dersiniz. ama “işi” vardır buluşamaz. güzel bir mail yazarsınız atarsınız. teşekkür edersiniz herşey için. ama oda ne mailler fw olmuştur. sevmem bunu, çünkü boşluklar senin kafandadır mailde. bilirsin seni üzmeyi sevmem, yaptıklarını yazmam. bir başkası okursa farklı şeyler anlar. yoksa okusun millet banane.
e ne oldu ? bıraktım bitirdim. en baştan yapmam gerekeni sonunu bile bile yaşayıp öyle yaptım. sevmem bunu yapmamak lazım.
bitti mi bitmedi tabii 4-5 gün önce doğum günümde mail geldi sanırım veda mailine de cevap. yoldan geçen alakasız bir adama okutsan niye terk ettin kızcağızı der. sevmedim bunu sevmemde. inanmamda. sonra doğum gününde çıkılır dışarı aynı mekanda karşılaşırsınız. selam vermezsiniz hatta hiç yokmuş gibi davranırsınız. he bu nefret ettiğinizden mi dir ? tabii ki hayır. kontrolü kaybetmekten korktuğunuz için. ve bunu sevmem. durumu bilmiyor mudur ? tamamen biliyordur.
bir de gelir bir arkadaşınız şimdi, biz bir aydır çıkıyoruz der. bunu sevdim bak.
he sonuç olarak ben bunları anlamadım mı? seni tanımıyor muyum? olacakların tamamını kestiremedim mi? hayatımda ilk defa bir insanı yanlış tanımış olmayı umuyordum sadece. göründüğün gibi söylediğin gibi olduğunu umuyordum. çünkü göründüğün insana aşık olmuştum.
ama yine de kırgın değilim.